Textversion
Textversion

TIDOPLI- BEDEN RUHSEL GELISIM N.HANSOY SIZ TÜRKLERI TANIYOR MUSUNUZ?.. FOTOGRAF GALERI MüTEVAZI - Mütevazi .. ARASINDAKI FARKI BILMEK.. KELIMELERLE ANLASTIM, HAYATIMI DEGISTIRDIM.. ESIN KARACA NILGÜN HANSOY YENI BIR GÜNE HEP UMUTLA BAKMAK..... REIKI HAKKINDA OLUMLAMA CUMLELERI... TRANSFORMAL NEFESE KATILDIM BIRINCI KUSAK TÜRKALAMANCI, TOPLUMSAL FARKLIKLAR I.BIRINCI KUSAK TÜRKALAMANCI, TOPLUMSAL FARKLIKLAR 2.BIRINCI KUSAK TÜRKALAMANCI, TOPLUMSAL FARKLIKLAR 3.SIHIRBAZ SAPKALARINLA OKULA GIDIYORUZ... 4. BÖLÜM 1964 ''ALLAH HER YERDEDIR'' 5. BÖLÜM BAYRAMLAR VE TÖRENLER 6. BÖLÜM ''SESSIZLIK TÜM EVRENE YANSIRDI'' 7. BÖLÜM 1963-64 MEMLEKETLER ARASINDAKI FARK.. 8. BÖLÜM HOOJJ GELDINIZ ISTANBUL 1964 IX. BÖLÜM ISTANBUL 1964 KADINLAR AYRI PLAJA X. BÖLÜM.. DEVAMI YAKINDA.. SAGLIK - HOBI - BILGI SITELERI KIZILDERILI SEF SEATTLE BIR TAPINAKTAN ALINTI YAZI

6. BÖLÜM ''SESSIZLIK TÜM EVRENE YANSIRDI''

8. BÖLÜM HOOJJ GELDINIZ ISTANBUL 1964

7. BÖLÜM 1963-64 MEMLEKETLER ARASINDAKI FARK..


MEMLEKETLERI ASTIKCA FARKI GÖRMEMEK MÜMKÜN DEGILDI...

Bu bölümde yaz tatillerinde Türkiye-Almanya arasi yaptigimiz yolculuklardan bahsetmek istiyorum. Bu gidis gelislerimizde yasadigimiz bir cok olay oldu elbette…Issız yollardan, ormanlardan, daglardan ve bayirlardan gecerken her an bir tehlikeye maruz kalmamak icin dikkatten de öte sadece dua etmek gerekirdi..
Seyahatlerimizi anlatirken ayni zamanda ülkelerin farkliliklarina da dikkat cekmek isterim.. Memleketleri astikca doganin, ev mimarisinin, yollarin, sokaklarin, insanlarin ve hatta tuvaletlerin bile farkini görmemek elde degildi…
Insanlarin dogaya ve temizlige saygisi kültürden mi ileri geliyordu yoksa atalarindan mi? Neyse, daha fazla yorumlara girmeden seyahatleri anlatmaya baslayayim en iyisi… Iyi yolculuklar…

EYALETLERE GÖRE FARKLI TARIHLERDE SENELIK IZIN..

Almanya’da senelik izinler ve karne tatilleri iki haftalik bir farkla eyaletlere göre degisirdi. Bu uygulamanin sebebi ise tüm ülkede trafigin ve ekonominin aksamasini engellemekti..
Her yil eyaletlerin tatil zamanlarinin tarihi de farkli olurdu. Bazen Temmuz da tatil edilmisse, bir yil sonra Temmuz sonuna kaydirilirdi.. Ve böyle her sene Eylül’e kadar tarihler de degisirdi..veya tekrar basa kaydirilirdi.
Genelde senelik izinler dört hafta olmasina ragmen, is yerleri Türklere bir veya iki haftalik ücretsiz tatil ilave etmelerine izin verirlerdi. Okullar ise yaz tatilinde alti hafta karne tatiline girerdi..

TURKIYE'DE MEVCUT OLMAYAN HEDIYELIK ESYALAR REVACTAYDI..

Yaz tatili yaklasir yaklasmaz gurbetcilerde bir telas baslardi. Herkes Türkiye’de bulunan akrabalarina ve tanidiklarina hediyeler almak üzere carsida magazalari dolasir, uygun fiyata hediyeler almaya calisirdi. Türkiye’de mevcut olmayan esyalar oldukca revactaydi.. Porselen yemek takimlari, radyolar, fotograf makineleri, cocuk oyuncaklari, giysi akliniza ne gelirse alinirdi…
O yillar Türkiye’de fazla cesitleri bulunmuyordu ve ‘Avrupa mallar’ satan magazalar Istanbul’da cok az sayidaydi ve bir cok esya ve giysi karaborsa bile satilirdi.. Türkiye’ye girisi yasak olan mallar mümkün oldugunca alinmazdi. Alinmissa bile Türkiye girisinde gümrük ödenmesi gerekiyordu.. Kacak sokmaya calisanlara yüksek cezalar kesilirdi..


AVUSTURYA'DA BIR KÖY EVI...

AVUSTURYA

Ilk gümrük kapimiz Almanya’dan Avusturya’ya gecisimizdi. Avusturya gümrügünde gümrük memurlari sadece pasaportlarimiza bakip
‘Iyi yolculuklar’ diyerek bizi güleryüzle ugurluyorlar…

Avusturya ayni Almanya gibi bir doga harikasi. Nereye baksaniz yesil tonlarin hakimiyeti ucsuz bucaksiz bir güzellige sahip. Evler deseniz ayri bir güzellikte..
Avusturya’yi gecene kadar doganin verdigi haz tarif edilemezdi. Ardı ardına gectigimiz sehirler ve sehir merkezlerinin disinda tarlalar, ormanlar, her taraf yemyesil. Köy evlerinin bile balkon ve camlarinin önünde saksilar icinde rengarenk ciceklerin görüntüsü tablolari andirirken, sokaklarin ve yollarin tertemiz olusu bile muhtesemdi…

Avusturya kücük bir memleket oldugundan Yugoslavya’ya girisimiz fazla uzun sürmüyor. Zaten yollarda o kadar kusursuz ki, sanki arabayi babam degilde yollar bizi kendiliginden sürüklüyor..


Mostar, Osmanliköprüsü

YILAN GÖRDÜGÜNDE KIPIRDAMADAN BEKLE!!!

Yugoslav gümrügene vardigimizda yine ayni sekilde karsilaniyoruz.. Pasaportlar kontrol ediliyor ve gümrük memurunun
‘Iyi yolculuklar’, dileklerinle yolumuza koyuluyoruz…

Yugoslavya'da Maribora kadar hic zorluk yasamadan variyoruz. Geceyi medeni bir sekilde gecirmek üzere bir Otelde konakliyoruz. Ertesi gün cok erken bir saatte uyanip banyomuzu da yaptiktan sonra tekrar yola cikiyoruz.
Nis'e kadar yollar biraz düzgün sayilacak kadar fakat buradan sonrasi artik allaha emanetsiniz...Arabayi cok dikkatli sürmek gerekiyordu zira her an bir cukurun icine girmek an meselesiydi.

1963-1968 yillarinda yollarda fazla otel bulunmadigindan Maribor'dan sonra Türkiye'ye kadar geceleri mecburen otoparki bulunan benzincilerde geciriyoruz.. Hava kararmaya basladigi anda babam kalabalik benzin istasyonlarinin otoparkina dalar, parkta bizim gibi bir kac gurbetciyi daha görünce bir nebze rahatlardik…Böylece ikinci gecemizi arabanin icinde uyuyarak gecirirken, annem etrafi gözlemlerdi. Babam uykusunu alir almaz sabahin güne ilk merhaba demesiyle uyanirdik. Uyku sersemligini daha üzerimizden atamadan dogru tuvaletlere elimizi yüzümüzü yikamaya giderdik. Tuvalete girmek mümkün müydü acaba?
Hayir! pislik icinde, her taraf su, camur, akliniza ne gelirse ortalikta görünüyordu....

Yola devam etmeye basliyoruz.. Babam arabayi kullanirken bu sefer annem biraz kestirmeye basliyor. Bize de babami lafa tutmamiz icin tembih ediyor..
Zira annem uyumadigi zaman babamin uyukladigini gördügü anda lafa tutuyordu ve babami öyle bir kizdirirdi ki babamda uykudan eser kalmazdi!...

Daglarin, ormanlarin arasindan gecerken etrafin issizligi bile ürkütücüydü. Yollarda tek tük Türkiye'ye yolculuk yapan bir kac Türk gurbetciden baska kimse görünmezdi. Gurbetciler birbirini gördügünde acaip sekilde sevinirdi. Ne de olsa birlikten kuvvet dogardi... Bu görüntü bile insana farkli bir haz verir, yolun uzunlugunu ve azabini bir anda unutulmasina yardimci olurdu...

Yollar cok uzun.. Bitmek bilmiyor.. Bazen dört gün bazen bes gün sürüyordu. Ücüncü gün de Yugoslavya'da 'konakliyoruz'.. Ertesi gün yolumuza devam ederken dikkatimi evlerin farkliligi cekiyor. Tugladan yapilmis evler, bakimsiz, ciceksiz... Ormanlar ve yesillikler gittice azalirken yerini daglara ve tarlalara birakiyordu...

Yalniz yollar ve evler degil, tuvaletler bile bu degisimden nasibini almisti. Nis'e kadar medeni bir halde tuvalet imkanı varken, ondan sonrası ise ormanlarda veya tarlalarda mümkün olurdu. Popunuza saman batmasi yada hafif bir böcek ısırması kaçınılmazdı. Yılan gördüğünüzde ise kıpırdamadan davetsiz misafirin uzaklaşmasını beklemekti! Memleketin mimarisi bile gittikce degismeye baslamisti. Yalniz doga ve evler degil, insanlarin kiyafetleri de artik farklilik gösteriyordu.

Yol boyunca daglari seyre dalarken bir zamanlar Winnetou filminin cevrildigi mekanlar aklima geliyor. Hayrani oldugum Winnetou dizisinin burada cevrildigini bildigimden, Winnetou'yu görecekmisim gibi hayal kurmaya baslardim.. Ama tabii ki hic bir zaman göremedim.


BULGARISTAN

Nihayet Bulgaristan gümrügüne yaklasiyoruz. Gümrüge girmeden önce bir beton oyugun icine doldurulmus suyun icinden arabayla gecmek zorunda kaliyoruz.
'Merhaba Komsu', diyor Bulgar gümrük memuru..
Kacak bir sey var miymis? Pasaportlar? Annem bulgarca konusmaya basliyor.. Memur iyice sasiriyor..
Anneme bir seyler soruyor.. Annem 'da'* diyor.. (*Evet)
Gümrük memuru,
'Hayirli yolculuklar komsu', diyerek bizi güler yüzle ugurluyor..
Biz tabii meraktayiz annemle ne konustugunu soruyoruz. Annemin Sofya dogumlu oldugunu görünce tesadüf bu ya annemin babasini tanidigini söylemis. Türkiye'de mi yasiyor diye sormus dedem icin. Annem de evet demis..

Annemin dogdugu sehirden geciyoruz. Sehir icinden gecerken annemin savastan önce oturdugu evini ve dedemin is yerini görmeye gidiyoruz.. Sehir merkezinde altin kaplamali kilise meydani dikkatimi cekiyor... Sarayin bahcesi,
'Bu bahcede oyun oynamaya gelirdik', diyor annem hüzünlü bir sesle....
Ardindan bize cocukluk yillarini anlatiyor... Sanki kendim o yillar yasamisim gibi dalip gidiyorum.

Bir müddet sonra bir köye variyoruz. Burada mola vermek üzere duruyoruz. Tek katli evler, bahcelerinde ekilmis cicekler, camlarin önünde tenekelerin icinde cicekler, fakir halkin gönlünü zenginlestirmeye yardimci olmustu sanki..

Kısa bir moladan sonra yola devam ediyoruz. Türkiye'ye yaklasmanin sevinciyle sabirsiligim iyice artiyordu. Gümrüge yaklastikca Almanya'dan Türkiye'ye akin eden gurbetciler konvoy halinde sirada bekliyorlar. Bulgaristan gümrük cikisina bile adim adim ilerleyerek varabiliyoruz.
Gümrük'te tekrar su ile dolu oyuktan geciyoruz ve gümrük memuru yanimiza gelip
'Komsu', diyerek pasaportlarimizi istiyor.
'Gümrük neden bu kadar kalabalik', diye soruyor annem bulgarca,
Memur saskin bir ifadeyle annemle sohbete daliyor. Neler konustuklarini soruyoruz anneme, sizin gümrük cok kalabalik, bizim isleri de aksatiyorlar, demis...
Evet o sene ve her sene oldukca kalabalik Bulgaristan gümrük cikisi Türkiye gümrük girisi. Saatler süren beklemeden sonra nihayet Kapıkuleye yaklasiyoruz...


MEMLEKETIM! HER SEYE RAGMEN SENI ÖZLEDIM..

Bir kücük kasaba kadar büyük bir gümrüge giriyoruz. Her bir araba bir giseye giris yaparken gisenin yaninda kurulmus tezgahlarin yanina yanasiyoruz. Arabada ne varsa bu tezgahlarin üzerine boşaltmak zorunda kalmıştık. Gümrük memuru:
‘’Gümrüğe tabii bir şeyiniz var mı?’’,
‘’Hayır, yok!’’,
Her şeyi didik didik arıyorlar. Bavullar aciliyor, cantalar bosaltiliyor, arabanin ici disi, aranacak ne kadar esya varsa araniyor... Babam bu arada muameleleri halletmek üzere diger ofislere kosturup geliyor. Muameleler saatler sürüyor.
Sicaktan bunalmis insanlar bir o yana bir bu yana kosusturuyor.... Sicakta bazilari fenalik gecirse de, kimsenin kimseye aldirdigi yoktu!
Bir günün sonunda nihayet muameleler bitiyor! Muamelelerimiz bitince cikis onayi aliyoruz. Ama bu sefer de arabayi tekrar yerlestirmek gerekir... Babam arabayi yerlestirirken bizde cay bahcesinde bekliyoruz. Her yer pislik icinde. Almanya'dan gelen bütün isciler, cöplerini, pisliklerini sanki öc alircasina yere atmislardi... Herkes söyleniyordu.
Olur muydu böyle şey, buraya kadar hiç beklemeden gümrükleri geçmişler, kendi memleketlerinde ise eziyet çekiyorlardı. Bu kendi vatandaşlarına yapılır mıydı?

Tuvaletler felaket durumda. Daha on metre öteden gelen o pis kokular insanın midesini bulandırmasına yetiyordu bile. Yine tuvalete girme imkanı yoktu, üstelik ne tarla ne de orman vardı etrafta. Takmıştım bir kere yine tuvaletlere..

Aksam üstü yorgun argin tekrar yolumuza devam ediyoruz... etrafta ki tarlalara bakiyorum. Her yerde ay cicegi tarlalari. Harika bir görünüm ama sanki onlarin da bizim gibi boynu bükük...

Hepimiz sersem gibiyiz. Yorgunluktan bitkin düsmüs, sicaktan bunalmis vaziyette yol aliyoruz. Bir anda ezan sesini duyuyorum... Türkiye'deyiz! Yasasin! Üzerimdeki sersemlik bir anda ezan sesini duyunca yok oluyor. İçimi coşkulu bir duygu kaplıyor. Nasıl da özlemişim. Havayı koklarcasına ezan sesini içime sindiriyorum. Vatanımdaydım!

Memleketim! her şeye rağmen seni özledim. Pisliğini! Kokunu! Düzensizliğini!



KARA SINEKLER YEMEGIMIZE ORTAK OLUYOR..

Edirne’ye varınca ilk işimiz lokantada adam gibi karnımızı doyurmak oluyor. Yine de adam gibi yiyemiyoruz. Kara sinekler yemeğimize ortak oluyorlar. Bir yandan onları kovarken bir yandan da yemeğimizi kurtarmaya çalışıyoruz. Müthiş bir efor sarf ettikten sonra sinekleri de yemekle birlikte yemeden, yemeğimizi bitiriyor ve yola koyuluyoruz.

Türkiye’ye girisimizin ilk heyecani ezan sesinden sonra beni en çok etkileyen ise denizdi. İlk gördüğüm an. Masmavi. Turkuvaz karışımı. Gökle denizin, Denizle gözümün birleştiği an. Gözlerimi alamıyorum. Türkiye'ye deydim...
İstanbul’a yaklaşmanın sevinci bir yandan, eve kavuşmanın sevinci diğer yandan.


FIRTINAYA YAKALANIYORUZ...

Doyamamistim günese.. doyamamistim denize.. doyamadigim daha o kadar cok sey vardi ki.. Yiyecekler de dahil tabii buna...Fırından çıkmış taze ekmek, limonata, ayran .......
Yol boyunca aklım Türkiye'deydi. Üzgün bir halde arabanın icinden etrafı izliyordum. Bulgaristan'a varmıştık bile. Karanlık basmış, kalabilecek bir yer arıyorduk. Hava iyice benim üzgün halimle es deger olmuştu.
Yagmur yagmaya başlamıştı. Biz yol aldıkça şiddeti gittikçe hızlanıyor ve sonunda kendimizi fırtınanın icinde buluverdik.
Yağmur ve fırtına gecenin içinde korku filmlerini anımsatıyordu. Mecburen ilerliyoruz! Duracak hiç bir yer yok! Araba bir o yana bir bu yana savrulurken, sileceklerin sesi bile azap bozuyordu.
Çamur yola girmiştik. Birden araba kaydı ve nasıl olduğunu anlayamadan tarlaya sürüklendik. Sadece kayıyorduk. Rüzgar bizi tüm gücüyle tarlaya savuruyor, yağmurda iyice çamura batmamıza yardımcı oluyordu. Tren yoluna iki metre kala çamura batmıştı araba. Dakikalar geçtikçe biraz daha tren yoluna savruluyorduk.

Annem ve babam panik yapmıyordu veya bana öyle geliyordu. Ama yüzlerindeki çaresizliği görüyordum. Camurun icinde araba iyice tren yoluna sürükleniyordu. Arabadan çıkamıyorduk, sessizce oturup sadece ana yola bakıyorduk.
Ne zaman sonra anayolda bir Tır göründü. Bizi fark ettiler. Tır durdu ve iki adam indi. El kol hareketlerinle bir şeyler anlatmaya çalıştılar. Babam bir sekilde arabadan cikmayi basardi, dizine kadar çamura bata çıka adamlara doğru yürüdü.
Adamlar halat uzattılar. Babam halatla birlikte tekrar çamurların içinden arabaya doğru geri geldi. Halatı iyice arabaya bağladıktan sonra oldukça zor şartlar altında arabayı ve bizi birlikte yola çektiler. Sonunda kurtulmuştuk.

:Seneler ilerledikce tabii ki bir cok yol düzgün hale getirildi. Türkler bu yollari yillarca asindirirken hem yollar düzeldi hem de oteller cogaldi..Düzelmeyen bir sey varsa o da sadece saatler süren muameleler ve tuvaletler.....


SALDIRI..GAZETEDE MANSET!!!

Bir kac sene gecmisti aradan. Hammer ailesi ile birlikte arka arkaya iki araba Türkiye’ye yola çikiyoruz. Artik yollarda otellerde konakliyorduk. Gece bastirir bastirmaz otel arar, geceyi orada geçirirdik. Ertesi gün banyomuzu, kahvaltimizi da yaptıktan sonra erkenden yola koyulurduk. Yol da sanki daha kisalmisti. Kalabalik seyahat etmek çok da zevkli oluyormuş meğer.

Bulgaristan’a vardığimizda mola vermek üzere büyük bir çay bahçesine girdik. Bir müddet sonra babamın yanına bir adam yaklasti. Adam Bulgar’di. Babama sessizce bir seyler anlatmaya calisiyordu. Babam adamin dediklerini anlamiyor, annem araya girerek onunla bulgarca konusmaya başladi. Bu sefer adam sasirmisti. Annem Sofyalı olduğunu söylediginde, adam Bulgaristan gümrüğündekiler gibi,
‘’Komsu’’, demeye başladı.

Babam ve annemle neler konuştuğunu biz anlayamıyorduk tabii ama babamın daha sonra bize anlattigina göre, Türkiye ye göç etmek isteyen bir yolcuyu yanimiza alamaz miymisiz diye sormuş. Babam da bunun kesinlikle imkansiz oldugunu söylemis. Adam kendi masasina gectikten sonra bizde toparlanıp hareket etmek üzere yola koyuluyoruz.

Belki yarım saat yol almistik ki, arkamızdan bir kamyonun sürekli isiklarini acip kapattigini fark etmistik. Hava da iyice kararmaya baslamisti ve biz hala bir otel bulamamistik. Isikları yakıp söndürmeleri hiç bitmek bilmiyordu. Yolda sadece biz ve arkadan bizi takip eden Hammer ailesi vardi.
Sonunda babam,
‘’Isikli ve kalabalık bir yer bulursak duracagim, belki arabada bir ariza var onu duyurmak için ugrasiyorlar’’, dedi.
Bir müddet yolu devam ettikten sonra ufak bir köye geldik. Köy issizdi. Sokak lambasinin altında durduk.

Arabanın arka camindan kamyona doğru bakiyordum, kamyon sürücüsü adamin bize doğru geldiğini gördüm ve bizim arabaya doğru yürümeye baslarken kamyonun arkasindan bir sürü adam inmeye başladi. Ellerinde parlayan tuhaf seyler gözüme ilisti.
‘’Baabaaaa kamyondan baskaları da iniyo ellerinde de parlak bicağa benzer seyler varrrrrrr!’’,

Babam arabanın motorunu kapatmamisti ve bir anda arabayi hareket ettirdi. Neye uğradiğimızi sasirdik. Hammerler de bizim hareket etmemiz üzerine soru bile soramadan ayni sekilde bizi takip etmeye basladilar. Babam arabayı o kadar süratli kullaniyordu ki, virajlarda adeta savruluyorduk. Yol üstünde hiçbir yerde ne otel ne de benzinci göremiyorduk. Ne kadar yol aldigimizi bilmiyorum ama bir müddet sonra kamyonun bizi son hızla takip ettiğini görünce iyice panikledik.

Bizi kovaliyorlardı bu kesindi. Bugüne kadar babam hiç bu kadar hiz yapmamisti. Hepimiz korkudan konusamıyorduk bile. Nihayet sonunda bir benzinci gördük. Otoparkı kalabalikti. Zaten benzincilerin otoparkinda hep Türkiye’ye gidenler park eder ve geceyi orada geçirirlerdi. Babam sanki benzincinin önünden geçecekmis gibi yola devam edecek sandigimda bir anda direksiyonu kivirip benzinciye daliverdi. Arkadan Hammerler geldi. Otoparktaki gurbetciler bizim son sürat parka girisimizden uykudan uyanarak, merakli gözlerle bizi izliyorlardi. Benzincide koşarak yanımıza geldi. Bir anda etrafimiz insanlarla doldu. Ne olmustu? Merak icindeydiler.. Daha biz onlara anlatmaya firsat bulamadan kamyon benzincinin girisinde beliriverdi...
Öylece durup bize sinirli ve kizgin ifade ile baktiktan sonra gözden uzaklastilar...

O gece orada kalmak zorundaydık. Gece bitmek bilmiyordu.. Uyku da kalmamisti artik...
Ertesi gün mümkün oldugunca geç saatte yola koyulduk. Yollar iyice kalabaliklasmisti. Konvoy halinde Türkiye’ye gidiyorduk.
Kapikule’ye geldigimizde yine aynı eziyet devam ediyordu. Evraklar, arabayi bosalt, bekle, isin bitsin, yine eşyaları yerlestir. Hep ayniydı yillardir.

Hammer ailesinin işlemleri turist olduklarından hemen bitti. Bizi saatlerce çay bahcesinde beklemek zorunda kaldilar...

TÜRKIYE: GAZETEDE MANSET... Bulgaristan'da kamyonla soygun yapan bir cete! Bir cok gurbeticiyi soymuşlar ve yaralamışlar. Tüylerim diken diken oluyor.


GÜLE GÜLE GIT, GÜLE GÜLE GEL ...

Her sene oldugu gibi yaz tatilleri cok çabuk bitiyor. Ne kadar da cabuk gecmisti alti hafta..
Yola cikmak üzere tüm aile bizi ugurlamak üzere evin kapisina kadar geciririyor. Babaannemin elinde koca bir tas su... Ne yapacak acaba bu suyu?
Arabaya biner binmez şrakkk! şakIr şakIr suyu döküyor...Hayretler icinde kaliyorum,
-'Babaannem suyu neden arabanin üzerine bosaltti?, diye soruyorum

Güle güle git, güle güle gel demekmis.