IX. BÖLÜM ISTANBUL 1964 KADINLAR AYRI PLAJA
KADIKÖY
TAHTA KOKUSU ICIMDE BIR YERDE KENDINI TARIHI EVLERLE ÖZDEŞLESTIRIR….
Kadıköy yakasına gectigimizde heyecandan yerimde duramıyordum. Asya yakasında trafik nispeten daha sakindi….
Çicekci, Numune Hastanesi, Kadıköy Rıhtım derken Mısaki Milli sokaga giriyoruz..
Yasasın!! Evimize geldik…
O yıllar Mısaki Milli sokaktaki evlerin hepsi yandaki resimdeki gibiydi. Cumbalı ahsap evler..
Pırıl pırıl beyaz mermer basamakların üzerinden gecerek görkemli bir ahsap kapının acılmasıyla birlikte kendimizi antrede buluyoruz.
Antredeki avizenin aydınlıgı evin halkının bizi karsılamasıyla birlikte sanki daha da sehvetle aydınlanmıştı..
Babaannem, hasene yenge, yengem ve tüm ev halkı bizi teker teker öpüyorlar, kardesim ve bende büyüklerimizin elini öpüyorduk. Evdeydik artık.
Özlemistim burayı. Her yer tahta, tarih ve dogallık kokuyordu.
Cocuklugumun gectigi bu tarihi evde tahta kokusu hala içimde bir yerde kendini o tarihi evlerle özdeşleştirir..
Babamın antrede duran sırıkları. Merdivenin kenarında duvarların içindeki oylukların üzerinde duran kupaları ve madalyaları halen aynı yerlerinde dururdu…
Tahta merdivenlerden yukarı katlara süzülüyorum.. üst kattan basamakların kenarındaki korkulukların üzerine oturup asagıya kayıyorum.. Bunu yapmayı cok seviyorum ..
Salondan gelen sesler, radyodan calan fasılı bile bastırmayacak kadar huzur vericiydi..
AT ARABASINDA SATILAN BUZ KALIPLARI…
Mutfaga yöneliyorum. Her sey aynı yerli yerindeydi.
Kilerin camından çocukluğumdaki canavarı anımsarken buz kalıpları aklıma geliverdi..
Yıllar önce kapının önünden at arabasıyla buz satıcıları geçer, buz kalıpları satarlardı. Bu buzlar evlerin kilerlerinde muhafaza edilirdi.
Acaba şimdi kilerde ne vardı? Dogrusu oraya gidip bakamazdım.. Kilerin camına baktıkça canavar goruntüsünden kurtulamıyordum bir türlü ama tabii ki canavar emir eriydi ama yine de ürperdim dogrusu.. Yok kilere inemezdim.
BAHCEDEKİ KUYU ALMANYADA’KI ILK GÖRDÜGÜM TUVALETI AKLIMA GETIRDI..
Bahceye cıktım. Bahçedeki kuyunun yanına yaklastım. Kuyunun icine baktıgımda Almanyada gördügüm ilk tuvalet aklıma geldi. Sonsuz bir derinlik olmasına ragmen suyun berraklıgı yüzümün bana tekrar yansımasını saglıyordu.
Kuyunun icine seslendigim seslerle eglenceme devam ederken, yemege cagırıldıgımı fark ettim..
HAMDOLSUN EFENDIM, ELLERINIZDEN ÖPERLER…
Yıllardır yaşadığım bu evdeki misafir seremonisini ancak şimdi fark edebiliyordum.
Evin içi hiç misafirsiz kalmazdı. Akrabalar, komşular günün her saatinde misafir gelir, bazen de bayanlar arasında kabul günleri olurdu.
Bayanlar arasında kabul gününde ise bayanlar yanlarında getirdikleri terlik yerine giydikleri şık pabuçlarını çantalarından çıkartıp giyerdi.
Kapıdaki karsılama törenininin ardından salona gecilirdi. Biz çocuklar yetişkinlerin arasında oturmamız olanak dışıydı ama içeride konuşanlar duyuluyordu. Ve bu konuşmaları duydukça sürekli tekrarlanan sözcüklerin benzerlikleri karşısında hayretimi içimde gizlemek zorunda kalıyordum.
Salona gecer gecmez herkes birbirine sırayla:
-‘’Nasılsınız efendim?’’,
-‘’ Efendim hamdolsun iyiyiz, teşekkür ederiz’’,
-‘’Beyefendi ve çocuklar nasıllar?’’,
-‘’Teşekkür ederim efendim, iyiler’’,
‘’Siz nasılsınız efendim?’’,
-‘’Efendim cocuklar iyidir inşallah’’,
-''Tesekkürler ederim efendim iyiler ellerinizden öperler'',
Sürekli tekrarlanan cümleler karsisinda hayrete düserdim. Hatır sormaları en azından yarım saat sürerdi.
Nihayet hatır sorma merasimi bitince ardından kahve icme faslı baslardı.
Aileye yakın bir genc kız var ise bu görevi üstlenirdi. Herkese teker teker:
'- Kahveyi orta sekerli mi yoksa az sekerli mi icersiniz?'
nasıl iceceklerini sorduktan sonra mutfaga yönelirdi.
Genc kızlar kabul gününde biraz da görücüye cıkarlardı. Oglu veya tanıdıklarına evlenecek kız arayan bayanlar kızları ikram sırasında iyice incelendikten sonra ogullarına veya yakın tanıdıklarına tavsiye etmekte gecikmezlerdi..
Aileye pek de yakın olmayan kızlar ise usulca yerlerinde otururlar hic bir konusmaya ortak olmazlardı.
Bir genc kızın konusması yakısık almazdı!
Kesinlikle genc kızlara kahve ikram edilmezdi. Hep su cümleleri duyardım:
-''Kahve icen genc kız kapkara olur'',
Ama tabii ki kapkara olacaklarından degil, buyüklerinin yanında saygıdan kahve icmezlerdi...
Kahve ikramından sonra cay saati baslardı. ..
Çay içme saati geldiğinde yemek odasına geçilirdii. Çay seremonisi başlardı. Masada bin bir çeşit evde yapılmış kekler, pastalar, zeytinyaglı dolmalar ve daha birçok yiyecek ikram edilirdi.
Yenilen her yiyeceğin ardından yemek tarifleri sorulurdu.
Çay saati bitince salona geçilir, kolonya ikram edilirdi. Resmiyet saatlerce sürüyor. Akşam üstü herkes evine gitmek üzere kalkar, kapıda başka bir uğurlama töreni başlardı.
KADINLAR AYRI PLAJA, ERKEKLER AYRI PLAJA
Bir gün Caddebostan'da plaja gittik. Kadınların plajı ayrı, erkeklerin ayrı bölümdeydi. Daha önce hiç görmemiştim böyle plajları.
Babaannem, annem, yengem ve biz cocuklar kadınlar bölümüne girdik.Her tarafı tahta ile cevrili olan iskelenin ortasından denize giriliyordu..
Kesinlikle cevrilmiş alanın dışına çıkmak yasaktı..
Kendimi oldukça kısıtlanmış hissettim ama yapacak bir şey yoktu..
akşama kadar tahta ile cevrilmiş kalenin içerisinde hem yüzdük hem yanımızda getirdigimiz yemekleri yedik..
BABAANNEM
Babaanneme ise asla mayo giydirmek mümkün degildi.. Günahtı ona göre. Ayıptı. .. Mayo giyemedigindem dolayı denize bile giremiyordu.
Babam bizi gezmeye götürdügünde başına mutlaka dantel bir örtü geçirirdi. Aslında çok şık bir örtüydü ama her sokaga çıkışımızda başından örtüyü sıyırıverirdim..
'Ayııp yapma biri görecek', diye itiraz etmiş olmasına rağmen mahalleden uzaklaşır uzaklaşmaz örtüyü başına geçirmezdi..
Sonraki yıllar da alışmıştı zaten örtüsüz dolaşmaya..
Babaannem kendi başına hiç bir yere gitmezdi.. Dedem'de sefere gitmedigi zamanlar da babaannemi pek bir yere götürmezdi.. cogunlukla akrabalar ve komşular bizim eve gelir, sabahtan akşama kadar ziyafet verilirdi.
Babam bizi gezmeye götürünce
'Ah Musta Bey, gör bak ne güzel geziyorum işte', derdi nispet yaparcasına..
Babaannemi herkes cok severdi.. Tatlı dilinle, güzel türkçesinle gerçek bir Istanbul hanımefendisiydi.. Büyük, kücük herkese aynı kibarlıkda davranır,
asla kimseye yüksek sesle veya aşagılayıcı davranışlarla hitap etmezdi..
Biz cocuklara Sultan gelini olan sonra da akrabasınla evlenmiş gelinden bahseder, eve misafir geldiginde evin içinde üç ay boyunca sadece Sultan gelinin otoritesi hakim oldugunu anlatırdı..
Hatta babam bir gün o kadar sinirlenmiş ki Sultan gelinin yatagını ıslatmış..
Kadın nuh diyor peygamber demiyormuş.. Aylarca hükümdarlıgını bu evde sürdürüyormuş.. Gittigi gün babam ve kardeşleri bayram yaparmış..
'Babaanne Karamürsel masalını anlatsana'?,
her sene Türkiye'ye geldigimde bu masalı babaannemden dinlemek büyük keyif verirdi bana...
O kadar tatlı, o kadar güzel anlatırdı ki...
Takılmış plak gibi saatlerce aynı nakaratı dinleyebilirdim..
KARAMÜRSEL MASALI:
SÜMÜKLÜ BÖCEK ÜRÜMCEKLI KADIN VE FARE SÜLÜM BEY..
EY ATLILAR, ATLILAR,
DÜGÜN EVINE GIDESINIZ,
SÜLÜM BEYE SÖYLESESINIZ,
ÜRÜMCEKLI ÜRME KADIN,
BÜRÜMCEKLI BÜRME KADIN,
CUKURA DÜSTÜÜÜ CIIKAAAMAAAAZZZ
PIRPIR EDER UCAMAAAZZZ
devamı yakında...
FIRINDAN ÇIKMIŞ TAZE EKMEK...
Evde börek yapıldığı zaman tepsiyi yan sokakta bulunan fırına götürürdük.. Daha sonra babaannem ve ben tekrar pişmiş böreği almak üzere fırına giderdik..
Fırından yeni çıkmış taze ekmekleri de almışken yememek mümkün müydü?
Ekmegi elde tutmak bile mümkün degildi.. Ekmeğin kendine has kokusu ucundan koparıp yemek için adeta teşvik ediyordu..
Eve gelene kadar ekmeğin ucundan koparıp yedikçe babaannem kızardı ama onun kızması bile o kadar tatlıydı ki..
Babaannemle birlikte eve dogru yürürken sokakta oyun oynayan çoçuklara gözüm ilişiyor..
Bazıları misketle oynarken, bazıları da uzun bir telin ucuna sözde arabaya benzer tekerlekleri sürüyorlardı..
TATIL BITTI..
Yaz tatili yine her zaman ki gibi çok çabuk geçti ve biz yine Almanya'ya dönmek üzere sabahın erken saatlerinde bavulları arabaya yükleyip yola koyuluyoruz..
GÜLE GÜLE GIT GÜLE GÜLE GEL..
Ev halkı bizi uğurlamak üzere hep birlikte evin önüne çıkıyor. Babam arabayı çalıştırır çalıştırmaz arkamızdan kocaman bir sürahi su döküldü..
Avrupa yakasında anneanneme uğruyoruz.. Güler'i de alıp tekrar yolumuza devam etmek üzere arabaya biniyoruz ve tekrar arkamızdan anneannem su döküyor..
Iyi işte daha çabuk güle güle gidip gelecegiz...
HOŞÇAKAL TÜRKİYE...




